17 Aralık 2010 Cuma

Böyle olsun istedim..

     Bir hayalim vardı benim.  Yelkenlerim rüzgarı yakalayacak, ufukta kaybolacaktım ardımda bıraktıklarımın bakışları arasında. Yeni kıyılar keşfedecek, insana yapılamaz geleni yapacaktım. Bir hayalim vardı benim. Yelken iskotası bir elimde, öbürü dümende,  rüzgarın uğultusunu, suyun hışırtısını dinleyerek,  denizin bağrında yol alırken forsum nazlı nazlı salınacaktı yelkenimin tepesinde...
     Pusulam önümde haritalarım yanımda, yoluma yoldaş olanla birlikte bizi bekleyen maceralara kucak açacaktık.. Dragos tepesi dümen suyumuzda kalacak, pruvamız adalara bakacaktı,, adaların da ardına...
  
        Nitekim açılamadım o kadar açığa. Gidemedim Çanakkale'ye.. En fazla Büyük Ada... Ve bir gecemi geçirdim bu teknede, en yakın dostlarımdan M.Ali ile 16 saat kaldık. Bütün gece üşümemek için giydiğimiz can yelekleri ve üstümüze geçirdiğimiz muşambalarla, yastık yaptığımız halatların üstünde yattık gece serinliğinde. Yorgunluktan ve uykusuzluktan bitap düşene kadar konuştuk.. Sonra.. Sonra gün ışımaya başladı.. Çarşaf gibi  dümdüz bir deniz, ve sabah pembeliği arasında, halatlarımızı çözüp açıldık tekrar denize.. Kahvaltımızı yaptık o sessizliğin içinde.. Henüz uyanmakta olan istanbulu seyrederek..
   Ne o imrenilerek seyredilen lüks yatlar ne de okyanusları gezen cruisser gemileri bu tadı veremez insana.. Basit yaşanır denizde. Denizi yaşar insan. Lüksten de rahattan da uzak, imkanlarını kullanmayı öğrenmesi gerekir.. Denizle tanışmaktır bu. Denizi yakından tanımaya başlamak. Yalnızca kıyısndan geçmek, yalnızca üzerinde gezinen bir seyirci olmak değil.. İnsan olmayı hatırlarsın öylece. Ve mutlu olmayı..

8 Aralık 2010 Çarşamba

Bende Kalsın

   Pek çok ilginç tesadüfle karşılaşıyorum. Bazen öyle ki  kendi kafamda kurduğum dünyada yaşıyormuş hissine kapılır gibi olurum. Burda bunlardan bahsetmek isterdim. Onun yerine, bu güzel tesadüfleri kendime saklayacağım ve burda şu sevimli köpek yavrusu ile aramda geçenleri anlatacağım.
   Altınolukta halamların zeytinliğinde mangal yapmış, semaverde çay demlemiştik. Yolun etrafındaki pek çok yavru köpek, bizden bir şeyler kapabilmek için bahçeye dalmış etrafımızda dönüp duruyorlardı. Ara ara kovalıyorduk, ama zaten çok fazla da sokulamıyorlardı.
  Karnımızı doyurduktan sonra çay faslına geçtiğimizde yavrular iyice yaklaşmışlardı. Ben de oturmaktan sıkılmıştım. Bi kaç yavru köpeği kovalamaya başladım. Yavruların biri hariç hepsi üst terasa kaçmıştı. Ama birisi önümde koşmaya devam ediyordu. peşinden kovabildiğim kadar kovdum. Eğlenceli gelmişti bana, önümde yavru bi köpeğin pıtır pıtır koşması..
  Sonunda bahçenin sonuna vardık. etrafı duvarla çevrili, duvarın üstünde de çalılarla ağaç vardı. Üstünden yamaca doğru üst teras devam ediyordu. ( eğimli arazi olduğundan bahçe basamak basamak teraslara ayrılmıştı )..  Köpek ortadaki ağacın yanında duruverdi. Göya benden saklanıyor, ağacın arkasına geçip burnunu uzatıverdi. Durdum ben de. Kafamı uzattım. Beni görünce ağacın öbür tarafına dolandı.. Bu sefer öte taraftan ona baktım gitti ağacın yine öbür tarafına sığındı. . Bir iki kez tekrarlanınca bu durum sonunda ağacın etrafında c-ee  oynamayı bıraktı. Oturup bana melül melül bakarken kuyruk sallamaya başladı.. Bu arada da annesi olduğunu düşündüğüm büyük köpek, duvarın üstünde çalıların arasında benim göremediğim bir yerden bana havlıyordu. Yavru köpekle annesinin arasına girmiştim.
  Baktım bi deri bi kemik yavrucak. ona karşı derin bi şefkat duydum o an. Çömeldim tam karşısında. Kapkara, feri kaçmış gözlerinin içine bakarak yumuşak bir sesle, "korkma benden dur hele bayadır bişiler yememişsin anlaşılan. Biz de yenecek bişi bırakmadık ki. Ama buluruz belki bişiler. gel benimle" dedim.  Yavru köpekle burun buruna kaldığımızda durmadan delice havlayan köpek, anlaşmaya başladığımızı düşünmüş olacak ki havlamayı kesti. Ben de ayağa kalkmıştım o sırada. Köpek de ben kalkınca ayağa kalktı. İlginç bir şekilde ben gerisin geri yürüdükçe köpecik de o çirkin sevimliliği ile peşime takıldı.  Arada durup arkamı döndüğümde olduğu yerde kalakalıyor, adım atmaya başlayınca o da geliyordu.
  Piknik yaptığımız yere yaklaştığımızda halamları gören köpek bi yerden sonra daha yaklaşmadı. masanın yanına gittim. O köftelerden geriye birşey kalmamıştı zaten.  Ama belki başka birşeyler vardır diye bakındım. bir ara şeker vermek geçti aklımdan ama kuzenim Yunus bunun köpeklere zararlı olduğunu söylemişti. Neyseki halam çayın yanında yemek için simit bisküvilerden getirmiş, bir paket sadece ama olsun hiç yoktan iyidir. Bir bisküvi parçasını aldım. Yavrunun yanına gittim. Bisküviyi kırıp ona uzattım. yere bırakmadım bisküviyi, o da parmaklarımın arasından çekip aldı. Bir kaç bisküvi yedikten sonra köpek canlandı. Gözleri ışıldamaya oyunlar oynamaya etrafta yuvarlanmaya başladı.
  Ah seni sevimli kerata ! elbette her canlı gibi senin de karnını doyurmaktan başka sevilmeye de ihtiyacın vardı. sevilmek istiyordu. O yavurcakla ilk gözgöze geldiğimde de hissettiğim gibi sanki benimle konuşmaya can atıyordu. Sanki dilimizi kullanabilse günlerce susmadan konuşacak gibiydi kendisni dinleyecek kendisi ile ilgilenecek birilerini bulabilirse.. Anlaşılan biraz da  kardeşleri arasında hor görülen dışlanan bir yavruydu ki diğer bütün yavrulardan daha cılız daha yavaştı ve çoğunlukla kendi başına dolanıyordu..
     Eğer üzerinde keneler yerleşmiş olmasaydı elbet severdim. Pis de olsa severdim. Değer gördüğünü hissetsin isterdim. Ama bilir misin ey köpecik bir tek sen değilsin... Çok kimse senin gibi yalnız.. İnsan olsa bile..
   Hava kararmaya başlayınca ayrılık vakti gelmişti. Aranda duygusal bir bağ oluştuğunda onu bi rdaha görmemek üzere arkanda bıraktığının bilincinde olmak garip bir duyguydu.. 


          Bir de kuzenim Handanın gözüne kestirdiği başka bir yavru var. Daha bir cingöz, daha bi kendine güvenen ama insanlara karşı biraz yabani.. Yine de sevimli bir köpekti. Onu da besledik o kıt imkanlarda..

1 Aralık 2010 Çarşamba

Deniz Kurdu - iskelet bitti ne yapacağız şimdi ?

    Teknenin iskeleti bitmiş sayılırdı ufak tefek ayrıntılar dışında. Peki şimdi ne olacaktı ? Bir dönüm noktasına daha varmıştım. Dayım söz vermişti elbet, pencereyi söküp tekneyi birlikte indirecektik. Peki ama tekneyi dışarı çıkartsam da nereye götürecektim. Yapmaya başlarken her şeyi göze almış, karartmıştım gözümü.. Ama şimdi  önümde tüm gerçekliği ile çözülmeyi bekleyen bir problem vardı. Yer yoktu ki hiç. Arka arsadaki bize ait boş köşeye çadır kurmayı planlamaya başlamıştım. Yalnız, üzerinde düşündükçe o kadar da basit olmayacağını fark etmiştim. Ne ebatta olacaktı ki. Çalışmaya yer kalmayacaktı doğru düzgün.. Hırsızlığa karşı nasıl önlem alacaktım.. Ehh ! diyelim tekne bitene kadar ben de bi kenarda yatacak yer açtım.. ama nasıl olacaktı.. Of ! nereden bulaşmıştım bu maceraya.. İşte başka seçenek de var mı ?  var tabi.. teknenin kaplama bloklarını monte etmeden hazırlardım üst katta yine.. Her malzemesi hazır olurdu sonra indirirdim.. Kısa sürede hazır parçaları montajlardım..  daaa...
   İşte o kadar kolay değildi. O zamanlar tabi bilmiyordum da o beni bekleyen işlerin nasıl da göründüğünden kat be kat daha ayrıntılı daha yorucu daha vakit isteyen daha çok özen isteyen, daha çok el işçiliği isteyen kısımlar olduğunu.. Nereden bilebilirdim ki ? Hayatımda hiç bir tekne hatta gerçek bir maket bile yapmaıştım ki. Hatta elime elektrikli testere bile almamıştım o zaman kadar.. Bilemezdim...
   O aralar nasıl da içim daralıyordu.. İçinden çıkamıyordum. Umutsuzluk kapımda kol gezmeye başlamış her an içime sızmak için fırsat kollarken bir gün yine karşı daireye teknemin yanına vardım.. Onu bir süre öylece izledim.. Her bir köşesini, her bir parçasını dikkatle süzdüm.. Onu seyrederken nasıl başladığım, bu zaman kadar ne hayaller beslediğim, tekneyi tasarlarken ne kadar uğraştığım,  malzeme alacak parayı denkleştirebilme çabam, arkadaşlarımla nasıl yaz boyu ter döktüğüm canlanıyordu.. Bu arada tüylerim de ürperiyordu. Ensemden vücuduma yayılan elektriği hissediyordum.. Dışarı çıktığımda gökyüzüne bakıp içimi çektim. Bu yola koyulurken de elimde bir şey yoktu. Yalnız rabbime güvenmiş besmelemi çekip işe koyulmuştum. yalnız ona güvenmiştim. Bu tekneyi yapacaktım. Bir şekilde bitirecektim. Ne yapmam gerekiyorsa yapacaktım. Elbet Rabbım bana bir yol gösterirdi..
      Aradan birkaç gün geçti. Babannemler amcamlar bizim eve gelmişlerdi. Arada amcam bana tekneyi sordu nasıl gidiyor diye. Durumdan bahsettim. O sırada babannem bana sevindirici haberi verdi. 20 senedir apartmanın altındaki dükkanda kaportacılık yapan  Cengiz ustalar dükkanı bir iki hafta içinde boşaltacaktı. Dedem bana bırakacağını söyledi dükkanı. Orada teknemi bitirebilecektim. Artık bir atölyem vardı. Çok şükrettim.
     Gecikmeli olarak dükkanı boşalttıkları zaman, dayımı çağırdım. Birlikte arkaya bakan büyük pencereyi söktük. Amcam yukarı terasa çıkıp ip sarkıttı. O ipi teknenin salma kasasına bağladım ( teknenin en dayanıklı kısmı ), başka bir ipi de kıç postaya bağlayıp ipi kendim aldım. 30 kilo adar ağırlıktaki iskeleti sorunsuz bir 5 kat aşağı indirdik. Görülmeye değerdi. Komşular noluyoruz diye pencerelere çıkmış bizi seyrediyordu.. Tabi 4. katın penceresinden garip bir ahşap yapı dışarı sarkıtılmıştı.
   O günden kalan hatıra kırık bir cam oldu karşı dairede..
   Resimleri kurcalarken bazı resimlerin kayıp olduğunu fark ettim. O günden kalan tek fotoğraf da bu..
   O gün yeni atölyeme taşındım. Eşyalarımı indirdim, tezgah kurdum ( eski salon masasının ayağı ). Tekneyi içeri aldım..


   Atölyede tekne üzerinde yaptığım ilk iş bir omurga eklemek oldu. teknenin omurgası yoktu aslında. Ama amcamın dikkat çekmesi ile bir omurganın şart olduğunu ben de fark ettim. Ve postalar arasında tahtadan kestiğim parçaları uygun şekilde yontarak epoksi macunla yapıştırdım.

  İşlem bittiğinde sağlam bir omurgam olmuştu. Gerekli şekilde iskeleti destekledikten sonra üzerinde yürüyebiliyordum.
     Bundan sonra önümde 2 sene vardı, ama benim bundan haberim yoktu. Yaza kadar bitirebileceğime inanarak şevkle çalışmayı sürdürdüm. Bundan sonra sırada dış kaplamalar vardı. Artık kontrplak almak vakti gelmişti. İlk işim gidip suya dayanaklı kontrplak satın alabileceğim bir yer bulmak oldu. Ve amcamın kamyonetini alarak Taner abimle ilk kontrplak plakalarını getirdik. Çok heyecan vericiydi. Kendimi imalatçı gibi hissetmiştim kontrplakları dükkana dizerken..     (H)

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kim gidecek şimdi ekmek almaya..

   Bir cumartesi sabahı arabayı servisten almaktı, annaneme bişiler bırakmaktı gibi bir takım işleri hallettikten sonra öğlene doğru eve dönmüştüm. Küçük kardeşim evde tekti. Kahvaltılık çıkartırken evde ekmek olmadığını fark ettim. Eh şimdi kim gidecekti fırına.. Evet kardeşim gitsin bu sefer :)
   İkna çabasına başladım: " Murat ! bak evde ekmek yok. kahvaltı yapmak istiyorsan bi koşu ekmek al gel."
   Tabi oralı olmuyor. Tabi çizgifilm izlemek varken ne gidecek ekmek almaya. Ama abisi buyruk verince de çok diretemiyor. Mırın kırın. Yerinden kıpırdanıyor. Ama yok yine oyalanıyor sadece. "neyse" dedim. "ben giderim. Hem bisikletle giderim. biraz bisiklet sürerim."
   Baktım canlanıverdi. Bisikletle gideceğimi duyunca. Ben gidersem ben de bisikletle gidebilir miyim diye sordu. Bisikletini kendisi indirecekse elbette gidebilirdi. Kabul de etti. Bisikletini merdivenlerden indirmeye başlayınca ben de eve geçtim.
   Durdum içerde öylece. Bekledim bi süre. Bisikletini indirmiştir şimdiye diyip ben de çıktım dışarı. İndim bisikletimi aldım. Düştüm peşine. Ama yolda farketti beni. Hoşuna da gitti keratanın. gülerek "yürü hadi !" dedim. Birilikte fırına kadar gittik. Bu arada baktım tekerlekleri inik zorlanıyor gitmekte.
  " bırak ekmeği sonrad da alırız. tekerleklerin inmiş, benzinciye kadar gidip şişirelim hem bisiklet sürmek istiyordun" deyince iyice keyiflendi..
   Ama benzincide pompa bisikletin tekerini şişireceğine hepten indirdi. Muratla birbirimize bakıp güldük. "Ee nabıcaz şimdi ?" diye sordu bana.
   " hmm.. Yürüyüş yapıcaz." dedim. " bisikletçiye kadar yürümemiz gerek "..
     Bisikletçiye kadar gülüşe gülüşe gidip tekerleklerini şişirince yeniden bisikletlerimizin üzerindeydik işte.. Ekmek aldıktan sonra eve çıkıp iyice gecikmiş olan kahvaltımız yaptık.
   Halbuki bir zamanlar bir kardeşim daha olacağını sezdiğimde hiç istememiştim. Çok karşıydım. çok !
   Annemle babamla konuşup da durumu kabullendikten sonra ise bir kardeşe daha abi olmaya ısınmaya başladım. Düzenimiz mahvolacaktı. artık eskisi gibi rahat yüzü göremeyecektim, farkındaydım. Ama abi olmak güzeldi. Bir çocuğu eğlendirmek ona bir şeyler katabilmek, onunla çocuk olabilmek... Eşi benzeri yoktur herhalde. Hala muratın daha bir kaç aylıkken kanepede yatarken, göğsümde uyuyakaldığı günü özlemle hatırlıyorum. Tam kalbimin üstüne koyduğu küçük başı her kalp atımımda kıpırdıyordu. Mışıl mışıl tüm sıcaklığı ile öylece uyudu. Hiç kıpırdamadan yattım, uyudum ben de onunla.
   İlkin şok edici geldiyse de küçük bir kardeşe sahip olma düşüncesi.. Sonradan farkettim ki, onun sayesinde daha uzun bir süre çocukluk yaşayabilecek, onunla oyunlar oynayabilecektim. Çocuklaşabilecek ve bundan dolayı da yadırganmayacaktım. Daha ilk doğduğu zamanlarda, henüz atın bile ne olduğunu bilmezken, onun için at olurdum. Kardeşim Elif onu yatırırdı sırtıma ve tutardı düşmesin diye. Bir keresinde de sırtımda uyuya kalmıştı.


    Şimdi koca çocuk oldu tabi. Aramızda 12 yaş olsa da.. yaşlanıyoruz bizde işte...

25 Kasım 2010 Perşembe

Kırlangıç

   Lise ikinci sınıfta dersane broşürleri dağıtılmıştı sınıflara. Broşür açıldığında oldukça uzun bir kağıt oluyordu.. Elimde evirip çevirirken birden sırıtmaya başladım. Gidip masadaki broşürlerin bi kısmını aldım. Bunlardan güzel tekne olurdu. Zaten canım sıkılmış bütün gün okulda. Eğlenceli olacaktı. Sıra arkadaşım Umut'tan aldığım zımbayı kullanrak ortaya bir gemi çıkardım. Basit bit gemi şekli ve bir direk :)) ama ertesi gün tabi sıranın altında yoktu, haliyle çöpü boylamıştı.... 
    Bırakmadım peşini. Çok pratik gemiler yapabilirdim. O sırada tahta çay karıştırma çubuklarından tekneler yapabileceğimi farketmiştim aynı zamanda. Broşürlerden bir tekne daha yaptığımda kağıtları tahtalarla destekleyerek ortaya güzel bir çektiri türü gemi çıkarabileceğimi buldum. Kadırga da diebirlirsiniz. Ama kadırgadan ziyade daha çok nehirlerde kullanılan, ince donanma mensubu olan kırlangıçlara yakın bir gemi olacaktı..
       Ve kağıt gövdeyi içerden tahtalarla desteklemeye ve güzel bir üst yapı inşa etmeye başladım..
Eski gemi ustaları gibi göz nizamı, el yordamı tekneyi ortaya çıkarmaya başladım.. 
Böyle hep işte. Doğru düzgün bir plan ile maket ortaya koyma çabasından çok
esintilere göre yelken açmak gibi.. 

Derme çatma gibi olsa da en başından beri , bittiği zaman güzel bir görünüşü olacağına inanarak ve hayalimde
tastamam hali ile canlandırarak kesip biçmeye, parçaları yontup yapıştırmaya devam ettim.
Çizgilerine hayran olduğum bir çektiri. Kırlangıç türü çektiriler genelde ufak çaplı taşımacılıkta, devriye ve haberleşmede donanma yardımcı gemileri olarak kullanılırdı Osmanlı donanmasında. Ayrıca zamanında korsanlarında hızı ve manevrası sebebi ile çokça tercih ettiği bir teknedir. Ancak, bu yaptığım gemiyi gerçek bir kırlangıça örnek olarak sunamam elbette. Osmanlı donanmasındaki pek çok geminin gerçekte ne şekle sahip olduğu ve ne ölçülerde olduğu tam olarak bilinmiyor. Belki, kim bilir...  Bu konuda çok araştırma yapmıştım zamanında. İlerde belki yunanlıların bir eski yunan 'trireme'ini inşa etmesi gibi ben de bir osmanlı kadırgasının yapımına ön ayak olabilirm. Bu konuda inceleme yapıp örnek çizimler yapan kimseler var. Tarihçi Prof. Dr. İdris Bostan ve kitabı "Osmanlıda yeken" iyi bir kaynak olacaktır. Ama, çizimleri ben tam yeterli bulmuyorum. Çünkü tarihi veriler göz önünde bulunduruluyor olsa da bir osmanlı kadırgası çizilecekse sıfırden gerçek bir gemi tasarlanıyor gibi çalışılmalı. O geminin karşılaşacağı sefer koşulları göz önüne alınmalı. Çizimde bir top yerleştirildiğinde bu topun ateşleneceği ve tekrar doldurulacağı, etrafında mürettebatın çalışacak yere ihtiyacı olduğu, bu gemilerin savaşta diğer gemilere rampalayacağı, bu sırada top ve tüfek atışı ile de karşılaşacağı göz önünde bulundurulmalı. Çünkü yy.lar boyu bu gemiler bu şatlarda hizmet verdiler. Osmanlı donanmasının ana savaş gücünü teşkil ederken, hint okyanusunda seferlere çıktılar. Ölümcül baş topları ile kalyonlara kan kusturdular. Bu gemileri çizmek istediğimizde onların bir süs eşyası gibi bir kenarda hareketsiz duran biblolardan farklı olarak içlerinde 300 insanın yaşadığını unutmamalıyız..  
sonunda böyle bir gemi ortaya çıktı işte. Ama daha ileri götüremedim. Bölece bıraktım. 
Böyle daha doğal ve cana yakın duruyordu bana göre. Cancanlı ve rengarenk olmasındansa.. 
Bu resimlerde pruvadaki ambar kapağı henüz eksik. Diğer bütün güverte kaplamalarında kapaklar mevcut.. 
Yelkenini de sonradan donattım. Toplamda zaten bir buçuk sene kadar oyalanmıştım.. 

23 Kasım 2010 Salı

orsalabandaa !..

Hafif fırtınalı bir akşam. Yağmur yağıyor şakır şakır. Rüzgar çatıdaki kiremitleri tıkırdatıyor. Sesleniyor annem; "çamaşırlar toplanmış mıydı balkondan ? ". Hayır tabi ki çamaşırlar balkonda rüzgarla cebelleşiyor olmalıydı.




Fırladım çıktım balkona. Soğuk rüzgar kapı açılınca deli gibi içeri doldu. Soğuğun içine atıldım yüzüme vuran yağmura aldırmadan. Soğuk içime işledi ama ben severdim böylesini. Her zamanki gibi içimde coşku duydum. Huzur ve coşku birlikte fırtınalı havalarda beni bulurdu hep nedense.
....
  Yağmurlu ve sert havalar sanki meydan okuma gibi gelir bana. Çocukluğumda kardeşimle oynadığımız oyunlar aklıma gelir. Fırtınayı karşılamaya hazırlanan gemideki mürettebat gibi hissederim kendimi. Coşarım içten içe. Unuturum geride bıraktıklarımı. Sadece rüzgarın içime işleyen soğukluğu ve ıslanmakta oluşum vardır hissettiğim. Kararlılıkla dalgalara göğüs geren bir gemiyle empati kurarım belki de. Hoşuma gider her zamanki kaygılardan sıyrılmak. Teslimiyet ve kararlılıkla devam etmek. yapman gerekeni serin kanlılıkla yapabilmek. Denizciliğin en sevdiğim yanı, belki de denizi bana sevdiren buydu. O an pek çok şey umursanmaz olur. Alelacele toplanan çamaşırları umursamadan kapıdan içeriye fırlatıp atmak gibi.. Mandalları toplamaya uğraşmaz sadece çabucak işini yapmaya odaklanırsın.


   Gökyüzü kapanır ya fırtına gelirken.. rüzgar şiddetini arttırmaya başlar. Bilirsin fırtına gelir. Sanki ayrı bir kokusu vardır fırtınanın. İçten içe hissedersin, geleceğini bilirsin. Yaradanına sığınır ve hazırlıklara başlarsın. Korku olmaz içinde, çünkü denizcisindir, denizdesindir. O senin sevdiceğindir. Nazını çekmeye hazırsındır. Korkunun faydası yoktur. Alacağını da alacaktır nihayetinde. Teslim olursun, elindeki tek dayanağını, gemini olabildiğince korumak için çabalarsın. Ona sıkıca sarılır, onu gözlersin. Dalgaları aşarken tepkisini ölçersin. Nasıl davrandığını bilirsin aslında; teknenin nasıl davranacağını da. Yelkenlere önce camadan vurursun. sonra bakarsın rüzgar çok şiddetli o zaman yapacak bir şey yoktur yelkenlide. Orsalabanda eğlenmek kalır..


  Çocukluğumda yaşadığım evin balkonu bir buçuk metre genişliğinde 18 metre kadar uzunlukta  dairenin bir başından bir başına kadar uzanırdı. Arasında da iki kiriş çıkıntısı vardı. Oturak olarak kullanılırdı. Mermer kaplıydı balkon baştan başa. Böyle rüzgarlı, fırtınalı havalarda balkondaki çamaşır iplerine ve sandalyelere, sofra örtülerini mandallayarak yelkenler yapardık. Kardeşimle gemi yapardık balkonu. Fırtınayla boğuşurduk..  
Dalgalar pruvamızdan aşar, yelkenlerimiz kopar, oradan oraya savrulurduk.. Bazen de sadece yelkenleri seyreder düşünürdüm kendimce. Kimi zamansa balkonun en başına geçerdim dümeni kardeşime bırakıp. O anda öyle ki gerçekten önümde uzanan koca bir deniz ve yaklaşmakta olan dev dalgaları görürdüm o bulutların örttüğü gökyüzünün loş aydınlığında. Dalgaların tepesinde bir aşağı bir yukarı iner çıkardım.  Rüzgarın selvi ağacının yapraklarında çıkardığı hışırtıda, ben pruvada patlayan dalganın sesini duyardım. dalgalar meydan okurcasına geldiği zaman üzerime doğru, arkama döner haykırırdım; "sıkı durun çocuklaaarr ! büyük bir dalga geliyor.. Yelkenlere hakim olun !".  Gemim dalgaya girerdi, Üstümden aşardı sular.. herkes bir tarafa savrulurdu. Elden kaçan yelken ipleri yeniden abranır ve rüzgar yine yakalanır, bir tehlike daha atlatmanın verdiği rahatlık ve  daha çok dalga aşacak olmanın kararlılığı ile önümüze bakardık.  Daha pek çok macera yaşardık elbet. Korsan saldırıları, ıssız adalarda keşifler. Çocukken oyunlar filmleri aratmaz, PC oyunlarına pabuç bırakmazdı. En güzel yanı da çocukken onları gerçekten yaşardık  :))


   Orta okulda da Knex'lerden yaptığım gemilerim vardı. Rüzgarlı günlerde yelkenlerini test ederdim. farklı tip yelkenlerin nasıl çalıştığını, rüzgarla nasıl dolduğunu incelerdim. Yaptığım en büyük Knex gemi bu resimdeki. Çok eski arkadaşım Oğuzhan'ın ve kuzenim Yunus Emre'nin de Knex'lerini benimkilere katması ile ortaya çıkarmıştık, üstelik sonra yüzdürmüştük de. Knex'lerden yüzen ilk gemiydi. Niçin bu rüzgarlı günleri bu kadar sevdiğim belli aslında ya. Çünkü en güzel hatıraları canlandırıyor benim için. İçinde pek çok duyguyu barındırıyor. Heyecan, huzur, teslimiyet, mücadele, kararlılık, coşku, ve dehşet de... Ama günlük güneşlik havaların yeri ayrıdır. O günlere haksızlık etmemek lazım :)


       daha sonra bu gemiye ne mi oldu.. Her şeyin bir sonu vardır ne yazık ki, onun da sonu denizde batmayan her gemi gibi yavaş yavaş sökülmek oldu.. Bir kaç sene kitaplığımın üstünü süsledikten sonra artık Knex'ler başka şekillerde hayat bulmalı diyerek...


  :))

21 Kasım 2010 Pazar

düzeltme

 Big Fish isimli filmde  Edvard masallaştırdığı hayat hikayesini torununa değil torununa hamile olan gelinine anlatıyormuş :))

19 Kasım 2010 Cuma

Masalsı..

   Yine ismini hatırlayamadığım bir film gözlerimde canlanıverdi gece uykuya dalmayı beklerken. İzlediğim ve beğendiğim her filmin ismini hatırlayabilmeyi isterdim.


   Yaşlı bir adam yüzündeki gülümseme ile hayata rengarenk bakıyor hasta yatağında. Yanındaki ilgiyle kendisini dinleyen torununa hatıralarını anlatıyor. Film de ara ara o hatıralar üzerinde dönüyor. Anlattıkları gerçek üstü şeyler. Çocukluğundan başlayarak hayatını anlatıyor torununa. Aşık olduğu kızı elde etmek için nasıl okulun belalı çocuğuna kafa tutup da yumruk yediğini anlatarak başlıyor belki de...  Sonra o kızla evleniyor. pazarlama işine giriyor.. Ve hayat hikayesi böylece başlıyor. Eşinin çok istediği pembe panjurlu ev... Hayalleri.
      Savaş çıkınca savaşa gönüllü gidiyor. Ve buradan sonra olağan üstü olaylar ve olağan üstü karakterler hayatına giriyor. Torununa bir masal anlatır gibi anlatıyor her şeyi.. Savaşta esir düşmesi. Kaçması.. Kaçarken yardım aldığı dansçı ikiz kızlar. Ve şimdi hatırlayamadığım pek çok masalsı kahramanlar ve maceralar..
   Torunu kendisini ilgi ile dinlerken rahatsızlık duyan birisi var. Oğlu..  Oğlu çocukluğunda kendisini aynı hayranlıkla dinlermiş. Babasını o zamanlar kahramanı olarak görürmüş. Ancak büyüdükçe babasının anlattığı hikayelerin gerçek olamadığını düşünmeye, babasından şüphe duymaya başlamış. Hiçbirinin gerçek olamayacağını ve babasının da bir hayalperest olduğunu düşünerek, küçüklüğünde hayranlık duyduğu babasının ve anlattığı her şeyin uydurma olduğuna inanınca hayal kırıklığı yaşamış. Şimdi de aynı aldanmaya ve hayal kırıklığına oğlunun uğramasını istemiyor. Babasının anlattıklarının gerçek olmadığını söylemeye çalışıyor. Bu durum hasta yatağındaki babasını kırsa da adam belli etmeyerek her zamanki keyifli ve gülümseyen tavrıyla karşılık veriyor.
   Bir gün adamın durumu iyice kötüleşiyor. Hastaneye kaldırılıyor. ( nesi vardı hatırlayamıyorum ne yazık ki ). O çok sevdiği eşi ve ailesi yanından ayrılmıyor. Bir akşam oğlu babasının yanına geldiğinde babası gözlerini açıp ona bakıyor. Aralarında duygusal bir diyalog geçiyor. Herkes artık onun son günlerini yaşadığını biliyorlar. Ölümünü bekliyorlar. Hepsinde derin bir keder.. Babası oğluna bakıp bana nasıl öldüğümü anlat diyor. Oğlu önce duralıyor bir şey söyleyemiyor. Adam her zamanki ışıl ışıl gözleri ile kocaman bir tebessümle içinde büyük bir mutluluk ve sevecenlikle ona bakıyor. Oğlu anlatmaya başlıyor.  Masal olarak gördüğü babasının hayatının son anlarını kendisi anlatıyor.. Bir nehir kenarındasın baba diyor. O çok sevdiğin kocaman  ...balığı nehirde yüzüyor. Seni karşılamayı bekliyor.. ( balığın ismini hatırlamıyorum. Adamı nehir kıyısında birisi kucağında taşıyor. Muhtemelen oğlu )  Herkes orada ağaçların arasında seninle vedalaşmaya gelmişler baba.. Hayatlarında büyük izler bıraktığın insanlar.. Bak o ikiz dansçı da orada. o petrol zengini iş adamı da gelmiş.. ( ve hatırlayamadığım hayatlarında pek çok müthiş hatıra bırakmış olduğu, hayatlarında unutulmaz izler bıraktığı pek çok insan nehrin etrafına toplanmışlar ).. ve babasını suya bırakıyor.. O bütün sevdikleri onu uğurluyorlar. Suya girince adam o ...balığına dönüşüyor ve suda özgürce yüzmeye başlıyor.. oradan oraya hızla yüzüyor...
    Evladın anlattığı masal biterken adam son nefesini veriyor. Yüzündeki o huzurlu ifade ile......


    Adamın cenazesini kiliseye getiriyorlar.. Ama kiliseye geldiklerinde büyük bir kalabalık onları karşılıyor. kalabalığı gören ailesi özellikle de evladı şaşırıyorlar. Gelenlerin hepsi birbirleri ile haberleşmişler ve cenazede bulunmak için dünyanın pek çok yerinden oraya gelmişler.. En çok şaşıran da adamın oğlu oluyor.. Babasının ona çocukluğunda anlattığı o insanların hepsi karşısındaydı. Sanki daha önce onlarla karşılaşmış gibi hepsini tanıyor.. Her şeyin aslında gerçek olduğunu görünce gülümsüyor... O gün kilisede aslında bir bayram yaşanıyor gibi.. Herkes birbirine onunla ilgili anılarını anlatıyor. Bir masalı yaşıyor adam ve arkasında mutlu insanlar bırakıyor. Herkesin yüzü gülüyor.

15 Kasım 2010 Pazartesi

benim hayatım

    Saat akşam 9 civarı... Gecenin karanlığında idealtepe tren istasyonuna çıkan merdivenleri düşüncelere dalmış halde seri adımlarla çıkıyorum. Neden bilmem düşünceler yine olumsuz, canım sıkkın. Merdivenlerden çıkıp alt geçide doğru yürürken yanından geçtiğim bir teyzemin yanındaki büyük bir bavul ve tıka basa dolu pazar arabası ile parmaklıkların yanında dikilip etrafını seyretmesi dikkatimi çekiyorsa da pek üstünde durmuyorum. Her zamanki hızlı adımlarımla kafam yine başka yerde yoluma devam ediyorum..

   Sonra birden kafamdaki düşünceler dağılıyor ve o teyzemin bu saatte orada o koca bavul ve pazar arabası ile ne bekledğini merak ediyorum. Aklıma ilkin bir yakınını beklediği geliyor. O bavulu pek de kendi başına oraya çıkartamamış olmalı. Çok ağır görünüyor. Ama, birisi de gelecek gibi değil. Gelirken etraf boştu. Çevrede bi kaç yabancı yolcudan başka o teyzemle ilgisi olabilecek kimse bulunmuyordu. Belki bir saniye bile sürmeyen bu muhakemeden sonra teyzenin çok büyük bir ihtimalle yardıma ihtiyaç duyduğunu düşündüm.. Ya da belki de hissettim sadece...

     Aniden durup geri döndüm. Ben durunca garipçe bana baktı. Yaklaştım ve 'yardıma ihtiyacınız var mı?'  diye sordum. Gülümseyerek yüzüme baktı. Teşekkür edip yüklerini altgeçidin öbür tarafına geçirmesi gerektiğini ama deminki birkaç basamağı bile ancak çıkabilidğini ve yorgunluktan takatinin kalmadığını söyledi. Sorun değil diyerek büyük bavulu yüklendim. Gerçekten ağırdı. Bunca yükü oraya nasıl getirebildiğini merak ettim. Bavulu karşı tarafa geçirip teyzenin merdivenlerden indirdiği pazar arabasını da alıp karşı tarafa geçirdim. Yüzündeki mutluluk bana da yansımış olmalı. Kafamdaki olumsuz düşünceler tamamen dağılmıştı. Evine kadar nasıl gideceğini sorduğumda hemen ilerideki binada oturduğunu kalan yolu gidebilceğeini söylerek tekrar tekrar teşekkür etti..
    Vedalaşıp ayrıldık. O evine doğru yola koyulurken ben de istasyona yöneldim. Trenin gelmesini beklerken ve bir arkadaşla bir iki mesajlaştıktan sonra ara verdiğim, ne hakkında bile olduğunu hatırlayamadığım düşüncelerim tekrar merhaba diyerek zihnime bir güzel kuruldular. Tekrar iç dünyamın çalkantılı denizlerinde kaybolmaya başlarken bu olayı da unutmuştum tamamen. Taa ki birkaç ay sonra bu gün  hatırlayana kadar...
   Düşünüyordum.İnsanları sevmenin, onlara değer vermenin, onlarla ilgileniyor olmanın, dertlerini dert edinmenin ne demek olduğunu. Ne kadar yakınlık gösterirsen o kadar uzak kaldığını görmenin nasıl olduğunu. Gerçekten sevdiğinde, yardımcı olmak için samimiyetle uğraşmanın ve bunun karşılığında vefa bile beklemiyor olmanın nasıl bir şey olduğunu..  Bir pencerenin arkasından etrafı seyretmek gibi..  bunları düşünürken hatırladım o akşamı.. Farkettim ki, insanın çevresiyle ilgilenmesi, gözlerini kendisine dikip de etrafındaki gözleri de üstünde toplamasından evlaymış. Kimilerimiz pencerelerin arkasından etrafı seyredip önünü göremeyecek durumda olanlarla,  görsede elinden gelen birşey olmayanları kollayabilmeli.. Neden ne gerek var ki ? değil mi buna.. Hayat benim hayatım onlarınki de onların.. Öyle hayat senin hayatın. Bu da benim ki..

 

14 Kasım 2010 Pazar

Deniz Kurdu / iskelet doğuyor

     Bütün bir yaz iki dostumun yardımı ile posta parçalarını birer birer kestik. Sonunda elimizde bir sürü yapboz parçaları var gibiydi. Ve ondan sonra yapmamız gereken vide ve deniz tutkalı kullanarak parçaları birleştirip ortaya  yekpare postaları çıkarmaktı.  Postaları da ortaya çıkardıktan sonra geriye o postaları da yerleştirip aralarındaki bağlantıları kurmaktı.. Bu kısımdan sonrasında büyük yardımlarını gördüğüm dostlarım tekrar kendi hayatlarına dönmek zorunda olduklarından ben tek kaldım.. Ne yazık ki o sürekli parça kestiğimiz, arada kendimize ufak eğlenceler çıkardığımız, elimizdeki artık parçalardan ortaya sanat eserleri çıkarttığımız günlere ait elimde resim yok.. O dönemde çektiğimiz fotoğrafların hepsi ne yazık ki kayıp... 
    Amcamın karşı dairedeki  ping pong masasının üstünü kullandım postaları dizmek için.. Baştaraftaki 3 postayı, Harun'un özenerek üstünde çalıştığı Baş bodoslama ve postalar arası bağlantıları birleştirerek başladım.. Tam anlamıyla yapboz parçalarını birleştirmek gibiydi. Yavaş yavaş teknenin şekli ortaya çıkarken ben de durup durup seyrediyordum.. 
Sonunda bütün postalar birleştiğinde geriye taban ve borda köşelerinde ince çıtalar çekmek kalmıştı.. 
   Çıtalar için postalarda yuvalar açtım.. Bunu da dekopaj testeresi ile hallettim. 
    Yuvalar açıldıktan sonra çıtaları yerlerinde prova ettim. Karine çıtası çok ince olduğu için her hangi bir bükme işlemine de ihtiyacı olmadı.. Direk yerine yapıştırıp postalara çiviledim.. Ancak bordada kullanacağım çıtaların kalınlığı en az 1 cm olacağı için üküm işlemi gerektireceğini düşünerek buharlamayı denedim.. Bunu için önce bir buhar düzeneği kurmam gerekliydi.. 
    Güzel bir buhar düzeneği kurdum ama suyu kaynatıp buhar elde etme kısmı hiç de düşündüğüm kadar kolay olmadı.. Meğer ki az miktarda su kullanmak hem yeterli hem de rahatça suyun kaynayıp buhar olması için gerekliymiş.. Ama sonra borda çıtalarının da buharlamadan bükülebileceğini farkedince daha uğraşmadım. Düzeneği kurduğum gibi kaldırdım.. 
      İskelet bütünlüğüne kavuştuktan sonra borda çıtalarını yerleştirebilmek için çevirmem gerekliydi.. Bunun için önce yan tarafına masa ayaklarını yerleştirdim.  tekneyi tersyüz edip yandaki ayakların sütüne aldım.. 
    Etraftaki fazlalıkları ve ping pong masasını kaldırdıktan sonra da iskeleti o ayakların üstünden yere almak kaldı.. 
   Kuzenim ve kardeşimin de yardımları ile çabucak ortalığı toparlayıp tekneyi iki ahşap kızak üzerinde kaydırıp yere aldık.. 
   Tekne yere indikten sonra bi kaç gün pek dokunmadım.. Daha çok arada yanına uğrayıp seyrettim.. 
  Her yerini inceleyip, kafamda bitmiş halini canlandırıp suda nasıl duracağını içinin nasıl olacağını hayal ediyordum..  Yeterince sağlam olup olmayacağı üzerinde sürekli düşünüyordum.. Ama daha çok hayal kuruyordum akşamları.. 
  Bundan sonra en büyük sorun bu teknenin nasıl bu daireden dışarı çıkacağındaydı... 

8 Kasım 2010 Pazartesi

Farklı bir sandal


  Yapımında kullanılan malzemeler yalnızca ahşap çay karıştırma çubukları, iyi bir tutkal, makas, ve kalem şeklindeki maket bıçağı (.. evet gerçek ismini hala bilmiyorum ) ..   Biraz da sabır ve aşka ihtiyacınız var dersem çok da abartmış olmam.. Zaten dürüst olacağım. Aklı başında olan bir insan bunu yapmaya kalkmaz.. Gider usulünce çok da fazla emek almayacak, ama daha ayrıntılı gerçeğe daha yakın bir maket yapar. Ben mi ?  Neden mi bunun için bu kadar zaman ayırdım ?  Benim için sadece bir maket yapmaktan ibaret değil de ondan. İlerde açıklarım.
     Ahşap çubukları kesip yapıştırıp ortaya önce omurgayı ardından da omurga üzerine postaları yapıştırdıktan sonra postaların uçlarından kuşak çıtalarını yapıştırdım. Boylamasına ikiye ayırdığım çubukları da bu postaların üstüne tek tek uygun şekillerde kenarlarından yontum kapladım. 
    Dış kaplama bittikten sonra sıra  güverte ve oturaklara geliyor. Güverteler için destek olacak şekilde postalarda kemereler yapıştırdım. Güverte sehimini ( güvertenini merkez hattından bordaya olan eğimi ) oluşturabilmek içinde eğdiğim parçaları yapıştırdım. 
güverte hattını oluşturmak için de güverte hizasında baştan kıça ince çıta şerit çektim. 
  Yarım güvertelerin destekleri de konduktan sonra görüntüsü çok hoşuma gittiği için bi süre dokunamadım sandala.. O emek güvertenin altında saklı kalacaktı :D 
   Güverte kaplamaları bitip de dış kısmına macun da sürüldükten sonra, sıra boyasında ve verniğinde.. Önce dışına macun sürüp zımparalayarak yüzeyi boya için hazırladım. Sonra nasıl boyayacağımı belirlemek için üzerinde bi süre düşünüp örnekler hazırladım. en çok özendiğim kısım teknenin rengi olacaktı.. İstediğim rengi tutturabilmek için de örnekler hazırladım.. 
  seçtiğim krem rengine benzer tondaki beyazın üstüne kalın bir yeşil şerit çekmeye ve üstüne de kırmızıyla ismini yazmaya karar verdim. Maskeleme ile kuşağı belirleyip boyadıktan sonra el becerisi ile kuşağa taşırmadan beyaz kısmı boyadım.. 
 Boyadan sonra bordanın üst dış kenarına son olarak ahşap kuşaklar yapıştırıp isim yazmaya odaklandım. Yeşil şeritle aynı kalınlıktaki çubuklara önce yazı çalışması yaptım çünkü ismi yazmak için tek şansım olacak ve hataya yer olmayacaktı.. Ve su bazlı boyalar birbirine karışıyor olduğundan yeşilin üzerinde kırmızının canlılığını koruyabilmesi için kırmızı boyayı fırçanın ucundan damlalar halinde yüzeye kondurmam ve sonra da kürdan ucu ile kenarlara açmam gerekecekti. 


Bu şekilde yazı yazmayı daha önce hiçbir yerde görmemiş ve duymamıştım. Ama o durumda öle bi çözüm aklıma geldi...  Güverte tahtaları ile iç yüzeylere de ahşap renklendirici sürüp vernikledim.
En son da teknenin tamamını vernikleyip imzamı attım.. 
  Verniklenmiş hali ile