29 Kasım 2010 Pazartesi

Kim gidecek şimdi ekmek almaya..

   Bir cumartesi sabahı arabayı servisten almaktı, annaneme bişiler bırakmaktı gibi bir takım işleri hallettikten sonra öğlene doğru eve dönmüştüm. Küçük kardeşim evde tekti. Kahvaltılık çıkartırken evde ekmek olmadığını fark ettim. Eh şimdi kim gidecekti fırına.. Evet kardeşim gitsin bu sefer :)
   İkna çabasına başladım: " Murat ! bak evde ekmek yok. kahvaltı yapmak istiyorsan bi koşu ekmek al gel."
   Tabi oralı olmuyor. Tabi çizgifilm izlemek varken ne gidecek ekmek almaya. Ama abisi buyruk verince de çok diretemiyor. Mırın kırın. Yerinden kıpırdanıyor. Ama yok yine oyalanıyor sadece. "neyse" dedim. "ben giderim. Hem bisikletle giderim. biraz bisiklet sürerim."
   Baktım canlanıverdi. Bisikletle gideceğimi duyunca. Ben gidersem ben de bisikletle gidebilir miyim diye sordu. Bisikletini kendisi indirecekse elbette gidebilirdi. Kabul de etti. Bisikletini merdivenlerden indirmeye başlayınca ben de eve geçtim.
   Durdum içerde öylece. Bekledim bi süre. Bisikletini indirmiştir şimdiye diyip ben de çıktım dışarı. İndim bisikletimi aldım. Düştüm peşine. Ama yolda farketti beni. Hoşuna da gitti keratanın. gülerek "yürü hadi !" dedim. Birilikte fırına kadar gittik. Bu arada baktım tekerlekleri inik zorlanıyor gitmekte.
  " bırak ekmeği sonrad da alırız. tekerleklerin inmiş, benzinciye kadar gidip şişirelim hem bisiklet sürmek istiyordun" deyince iyice keyiflendi..
   Ama benzincide pompa bisikletin tekerini şişireceğine hepten indirdi. Muratla birbirimize bakıp güldük. "Ee nabıcaz şimdi ?" diye sordu bana.
   " hmm.. Yürüyüş yapıcaz." dedim. " bisikletçiye kadar yürümemiz gerek "..
     Bisikletçiye kadar gülüşe gülüşe gidip tekerleklerini şişirince yeniden bisikletlerimizin üzerindeydik işte.. Ekmek aldıktan sonra eve çıkıp iyice gecikmiş olan kahvaltımız yaptık.
   Halbuki bir zamanlar bir kardeşim daha olacağını sezdiğimde hiç istememiştim. Çok karşıydım. çok !
   Annemle babamla konuşup da durumu kabullendikten sonra ise bir kardeşe daha abi olmaya ısınmaya başladım. Düzenimiz mahvolacaktı. artık eskisi gibi rahat yüzü göremeyecektim, farkındaydım. Ama abi olmak güzeldi. Bir çocuğu eğlendirmek ona bir şeyler katabilmek, onunla çocuk olabilmek... Eşi benzeri yoktur herhalde. Hala muratın daha bir kaç aylıkken kanepede yatarken, göğsümde uyuyakaldığı günü özlemle hatırlıyorum. Tam kalbimin üstüne koyduğu küçük başı her kalp atımımda kıpırdıyordu. Mışıl mışıl tüm sıcaklığı ile öylece uyudu. Hiç kıpırdamadan yattım, uyudum ben de onunla.
   İlkin şok edici geldiyse de küçük bir kardeşe sahip olma düşüncesi.. Sonradan farkettim ki, onun sayesinde daha uzun bir süre çocukluk yaşayabilecek, onunla oyunlar oynayabilecektim. Çocuklaşabilecek ve bundan dolayı da yadırganmayacaktım. Daha ilk doğduğu zamanlarda, henüz atın bile ne olduğunu bilmezken, onun için at olurdum. Kardeşim Elif onu yatırırdı sırtıma ve tutardı düşmesin diye. Bir keresinde de sırtımda uyuya kalmıştı.


    Şimdi koca çocuk oldu tabi. Aramızda 12 yaş olsa da.. yaşlanıyoruz bizde işte...

25 Kasım 2010 Perşembe

Kırlangıç

   Lise ikinci sınıfta dersane broşürleri dağıtılmıştı sınıflara. Broşür açıldığında oldukça uzun bir kağıt oluyordu.. Elimde evirip çevirirken birden sırıtmaya başladım. Gidip masadaki broşürlerin bi kısmını aldım. Bunlardan güzel tekne olurdu. Zaten canım sıkılmış bütün gün okulda. Eğlenceli olacaktı. Sıra arkadaşım Umut'tan aldığım zımbayı kullanrak ortaya bir gemi çıkardım. Basit bit gemi şekli ve bir direk :)) ama ertesi gün tabi sıranın altında yoktu, haliyle çöpü boylamıştı.... 
    Bırakmadım peşini. Çok pratik gemiler yapabilirdim. O sırada tahta çay karıştırma çubuklarından tekneler yapabileceğimi farketmiştim aynı zamanda. Broşürlerden bir tekne daha yaptığımda kağıtları tahtalarla destekleyerek ortaya güzel bir çektiri türü gemi çıkarabileceğimi buldum. Kadırga da diebirlirsiniz. Ama kadırgadan ziyade daha çok nehirlerde kullanılan, ince donanma mensubu olan kırlangıçlara yakın bir gemi olacaktı..
       Ve kağıt gövdeyi içerden tahtalarla desteklemeye ve güzel bir üst yapı inşa etmeye başladım..
Eski gemi ustaları gibi göz nizamı, el yordamı tekneyi ortaya çıkarmaya başladım.. 
Böyle hep işte. Doğru düzgün bir plan ile maket ortaya koyma çabasından çok
esintilere göre yelken açmak gibi.. 

Derme çatma gibi olsa da en başından beri , bittiği zaman güzel bir görünüşü olacağına inanarak ve hayalimde
tastamam hali ile canlandırarak kesip biçmeye, parçaları yontup yapıştırmaya devam ettim.
Çizgilerine hayran olduğum bir çektiri. Kırlangıç türü çektiriler genelde ufak çaplı taşımacılıkta, devriye ve haberleşmede donanma yardımcı gemileri olarak kullanılırdı Osmanlı donanmasında. Ayrıca zamanında korsanlarında hızı ve manevrası sebebi ile çokça tercih ettiği bir teknedir. Ancak, bu yaptığım gemiyi gerçek bir kırlangıça örnek olarak sunamam elbette. Osmanlı donanmasındaki pek çok geminin gerçekte ne şekle sahip olduğu ve ne ölçülerde olduğu tam olarak bilinmiyor. Belki, kim bilir...  Bu konuda çok araştırma yapmıştım zamanında. İlerde belki yunanlıların bir eski yunan 'trireme'ini inşa etmesi gibi ben de bir osmanlı kadırgasının yapımına ön ayak olabilirm. Bu konuda inceleme yapıp örnek çizimler yapan kimseler var. Tarihçi Prof. Dr. İdris Bostan ve kitabı "Osmanlıda yeken" iyi bir kaynak olacaktır. Ama, çizimleri ben tam yeterli bulmuyorum. Çünkü tarihi veriler göz önünde bulunduruluyor olsa da bir osmanlı kadırgası çizilecekse sıfırden gerçek bir gemi tasarlanıyor gibi çalışılmalı. O geminin karşılaşacağı sefer koşulları göz önüne alınmalı. Çizimde bir top yerleştirildiğinde bu topun ateşleneceği ve tekrar doldurulacağı, etrafında mürettebatın çalışacak yere ihtiyacı olduğu, bu gemilerin savaşta diğer gemilere rampalayacağı, bu sırada top ve tüfek atışı ile de karşılaşacağı göz önünde bulundurulmalı. Çünkü yy.lar boyu bu gemiler bu şatlarda hizmet verdiler. Osmanlı donanmasının ana savaş gücünü teşkil ederken, hint okyanusunda seferlere çıktılar. Ölümcül baş topları ile kalyonlara kan kusturdular. Bu gemileri çizmek istediğimizde onların bir süs eşyası gibi bir kenarda hareketsiz duran biblolardan farklı olarak içlerinde 300 insanın yaşadığını unutmamalıyız..  
sonunda böyle bir gemi ortaya çıktı işte. Ama daha ileri götüremedim. Bölece bıraktım. 
Böyle daha doğal ve cana yakın duruyordu bana göre. Cancanlı ve rengarenk olmasındansa.. 
Bu resimlerde pruvadaki ambar kapağı henüz eksik. Diğer bütün güverte kaplamalarında kapaklar mevcut.. 
Yelkenini de sonradan donattım. Toplamda zaten bir buçuk sene kadar oyalanmıştım.. 

23 Kasım 2010 Salı

orsalabandaa !..

Hafif fırtınalı bir akşam. Yağmur yağıyor şakır şakır. Rüzgar çatıdaki kiremitleri tıkırdatıyor. Sesleniyor annem; "çamaşırlar toplanmış mıydı balkondan ? ". Hayır tabi ki çamaşırlar balkonda rüzgarla cebelleşiyor olmalıydı.




Fırladım çıktım balkona. Soğuk rüzgar kapı açılınca deli gibi içeri doldu. Soğuğun içine atıldım yüzüme vuran yağmura aldırmadan. Soğuk içime işledi ama ben severdim böylesini. Her zamanki gibi içimde coşku duydum. Huzur ve coşku birlikte fırtınalı havalarda beni bulurdu hep nedense.
....
  Yağmurlu ve sert havalar sanki meydan okuma gibi gelir bana. Çocukluğumda kardeşimle oynadığımız oyunlar aklıma gelir. Fırtınayı karşılamaya hazırlanan gemideki mürettebat gibi hissederim kendimi. Coşarım içten içe. Unuturum geride bıraktıklarımı. Sadece rüzgarın içime işleyen soğukluğu ve ıslanmakta oluşum vardır hissettiğim. Kararlılıkla dalgalara göğüs geren bir gemiyle empati kurarım belki de. Hoşuma gider her zamanki kaygılardan sıyrılmak. Teslimiyet ve kararlılıkla devam etmek. yapman gerekeni serin kanlılıkla yapabilmek. Denizciliğin en sevdiğim yanı, belki de denizi bana sevdiren buydu. O an pek çok şey umursanmaz olur. Alelacele toplanan çamaşırları umursamadan kapıdan içeriye fırlatıp atmak gibi.. Mandalları toplamaya uğraşmaz sadece çabucak işini yapmaya odaklanırsın.


   Gökyüzü kapanır ya fırtına gelirken.. rüzgar şiddetini arttırmaya başlar. Bilirsin fırtına gelir. Sanki ayrı bir kokusu vardır fırtınanın. İçten içe hissedersin, geleceğini bilirsin. Yaradanına sığınır ve hazırlıklara başlarsın. Korku olmaz içinde, çünkü denizcisindir, denizdesindir. O senin sevdiceğindir. Nazını çekmeye hazırsındır. Korkunun faydası yoktur. Alacağını da alacaktır nihayetinde. Teslim olursun, elindeki tek dayanağını, gemini olabildiğince korumak için çabalarsın. Ona sıkıca sarılır, onu gözlersin. Dalgaları aşarken tepkisini ölçersin. Nasıl davrandığını bilirsin aslında; teknenin nasıl davranacağını da. Yelkenlere önce camadan vurursun. sonra bakarsın rüzgar çok şiddetli o zaman yapacak bir şey yoktur yelkenlide. Orsalabanda eğlenmek kalır..


  Çocukluğumda yaşadığım evin balkonu bir buçuk metre genişliğinde 18 metre kadar uzunlukta  dairenin bir başından bir başına kadar uzanırdı. Arasında da iki kiriş çıkıntısı vardı. Oturak olarak kullanılırdı. Mermer kaplıydı balkon baştan başa. Böyle rüzgarlı, fırtınalı havalarda balkondaki çamaşır iplerine ve sandalyelere, sofra örtülerini mandallayarak yelkenler yapardık. Kardeşimle gemi yapardık balkonu. Fırtınayla boğuşurduk..  
Dalgalar pruvamızdan aşar, yelkenlerimiz kopar, oradan oraya savrulurduk.. Bazen de sadece yelkenleri seyreder düşünürdüm kendimce. Kimi zamansa balkonun en başına geçerdim dümeni kardeşime bırakıp. O anda öyle ki gerçekten önümde uzanan koca bir deniz ve yaklaşmakta olan dev dalgaları görürdüm o bulutların örttüğü gökyüzünün loş aydınlığında. Dalgaların tepesinde bir aşağı bir yukarı iner çıkardım.  Rüzgarın selvi ağacının yapraklarında çıkardığı hışırtıda, ben pruvada patlayan dalganın sesini duyardım. dalgalar meydan okurcasına geldiği zaman üzerime doğru, arkama döner haykırırdım; "sıkı durun çocuklaaarr ! büyük bir dalga geliyor.. Yelkenlere hakim olun !".  Gemim dalgaya girerdi, Üstümden aşardı sular.. herkes bir tarafa savrulurdu. Elden kaçan yelken ipleri yeniden abranır ve rüzgar yine yakalanır, bir tehlike daha atlatmanın verdiği rahatlık ve  daha çok dalga aşacak olmanın kararlılığı ile önümüze bakardık.  Daha pek çok macera yaşardık elbet. Korsan saldırıları, ıssız adalarda keşifler. Çocukken oyunlar filmleri aratmaz, PC oyunlarına pabuç bırakmazdı. En güzel yanı da çocukken onları gerçekten yaşardık  :))


   Orta okulda da Knex'lerden yaptığım gemilerim vardı. Rüzgarlı günlerde yelkenlerini test ederdim. farklı tip yelkenlerin nasıl çalıştığını, rüzgarla nasıl dolduğunu incelerdim. Yaptığım en büyük Knex gemi bu resimdeki. Çok eski arkadaşım Oğuzhan'ın ve kuzenim Yunus Emre'nin de Knex'lerini benimkilere katması ile ortaya çıkarmıştık, üstelik sonra yüzdürmüştük de. Knex'lerden yüzen ilk gemiydi. Niçin bu rüzgarlı günleri bu kadar sevdiğim belli aslında ya. Çünkü en güzel hatıraları canlandırıyor benim için. İçinde pek çok duyguyu barındırıyor. Heyecan, huzur, teslimiyet, mücadele, kararlılık, coşku, ve dehşet de... Ama günlük güneşlik havaların yeri ayrıdır. O günlere haksızlık etmemek lazım :)


       daha sonra bu gemiye ne mi oldu.. Her şeyin bir sonu vardır ne yazık ki, onun da sonu denizde batmayan her gemi gibi yavaş yavaş sökülmek oldu.. Bir kaç sene kitaplığımın üstünü süsledikten sonra artık Knex'ler başka şekillerde hayat bulmalı diyerek...


  :))

21 Kasım 2010 Pazar

düzeltme

 Big Fish isimli filmde  Edvard masallaştırdığı hayat hikayesini torununa değil torununa hamile olan gelinine anlatıyormuş :))

19 Kasım 2010 Cuma

Masalsı..

   Yine ismini hatırlayamadığım bir film gözlerimde canlanıverdi gece uykuya dalmayı beklerken. İzlediğim ve beğendiğim her filmin ismini hatırlayabilmeyi isterdim.


   Yaşlı bir adam yüzündeki gülümseme ile hayata rengarenk bakıyor hasta yatağında. Yanındaki ilgiyle kendisini dinleyen torununa hatıralarını anlatıyor. Film de ara ara o hatıralar üzerinde dönüyor. Anlattıkları gerçek üstü şeyler. Çocukluğundan başlayarak hayatını anlatıyor torununa. Aşık olduğu kızı elde etmek için nasıl okulun belalı çocuğuna kafa tutup da yumruk yediğini anlatarak başlıyor belki de...  Sonra o kızla evleniyor. pazarlama işine giriyor.. Ve hayat hikayesi böylece başlıyor. Eşinin çok istediği pembe panjurlu ev... Hayalleri.
      Savaş çıkınca savaşa gönüllü gidiyor. Ve buradan sonra olağan üstü olaylar ve olağan üstü karakterler hayatına giriyor. Torununa bir masal anlatır gibi anlatıyor her şeyi.. Savaşta esir düşmesi. Kaçması.. Kaçarken yardım aldığı dansçı ikiz kızlar. Ve şimdi hatırlayamadığım pek çok masalsı kahramanlar ve maceralar..
   Torunu kendisini ilgi ile dinlerken rahatsızlık duyan birisi var. Oğlu..  Oğlu çocukluğunda kendisini aynı hayranlıkla dinlermiş. Babasını o zamanlar kahramanı olarak görürmüş. Ancak büyüdükçe babasının anlattığı hikayelerin gerçek olamadığını düşünmeye, babasından şüphe duymaya başlamış. Hiçbirinin gerçek olamayacağını ve babasının da bir hayalperest olduğunu düşünerek, küçüklüğünde hayranlık duyduğu babasının ve anlattığı her şeyin uydurma olduğuna inanınca hayal kırıklığı yaşamış. Şimdi de aynı aldanmaya ve hayal kırıklığına oğlunun uğramasını istemiyor. Babasının anlattıklarının gerçek olmadığını söylemeye çalışıyor. Bu durum hasta yatağındaki babasını kırsa da adam belli etmeyerek her zamanki keyifli ve gülümseyen tavrıyla karşılık veriyor.
   Bir gün adamın durumu iyice kötüleşiyor. Hastaneye kaldırılıyor. ( nesi vardı hatırlayamıyorum ne yazık ki ). O çok sevdiği eşi ve ailesi yanından ayrılmıyor. Bir akşam oğlu babasının yanına geldiğinde babası gözlerini açıp ona bakıyor. Aralarında duygusal bir diyalog geçiyor. Herkes artık onun son günlerini yaşadığını biliyorlar. Ölümünü bekliyorlar. Hepsinde derin bir keder.. Babası oğluna bakıp bana nasıl öldüğümü anlat diyor. Oğlu önce duralıyor bir şey söyleyemiyor. Adam her zamanki ışıl ışıl gözleri ile kocaman bir tebessümle içinde büyük bir mutluluk ve sevecenlikle ona bakıyor. Oğlu anlatmaya başlıyor.  Masal olarak gördüğü babasının hayatının son anlarını kendisi anlatıyor.. Bir nehir kenarındasın baba diyor. O çok sevdiğin kocaman  ...balığı nehirde yüzüyor. Seni karşılamayı bekliyor.. ( balığın ismini hatırlamıyorum. Adamı nehir kıyısında birisi kucağında taşıyor. Muhtemelen oğlu )  Herkes orada ağaçların arasında seninle vedalaşmaya gelmişler baba.. Hayatlarında büyük izler bıraktığın insanlar.. Bak o ikiz dansçı da orada. o petrol zengini iş adamı da gelmiş.. ( ve hatırlayamadığım hayatlarında pek çok müthiş hatıra bırakmış olduğu, hayatlarında unutulmaz izler bıraktığı pek çok insan nehrin etrafına toplanmışlar ).. ve babasını suya bırakıyor.. O bütün sevdikleri onu uğurluyorlar. Suya girince adam o ...balığına dönüşüyor ve suda özgürce yüzmeye başlıyor.. oradan oraya hızla yüzüyor...
    Evladın anlattığı masal biterken adam son nefesini veriyor. Yüzündeki o huzurlu ifade ile......


    Adamın cenazesini kiliseye getiriyorlar.. Ama kiliseye geldiklerinde büyük bir kalabalık onları karşılıyor. kalabalığı gören ailesi özellikle de evladı şaşırıyorlar. Gelenlerin hepsi birbirleri ile haberleşmişler ve cenazede bulunmak için dünyanın pek çok yerinden oraya gelmişler.. En çok şaşıran da adamın oğlu oluyor.. Babasının ona çocukluğunda anlattığı o insanların hepsi karşısındaydı. Sanki daha önce onlarla karşılaşmış gibi hepsini tanıyor.. Her şeyin aslında gerçek olduğunu görünce gülümsüyor... O gün kilisede aslında bir bayram yaşanıyor gibi.. Herkes birbirine onunla ilgili anılarını anlatıyor. Bir masalı yaşıyor adam ve arkasında mutlu insanlar bırakıyor. Herkesin yüzü gülüyor.

15 Kasım 2010 Pazartesi

benim hayatım

    Saat akşam 9 civarı... Gecenin karanlığında idealtepe tren istasyonuna çıkan merdivenleri düşüncelere dalmış halde seri adımlarla çıkıyorum. Neden bilmem düşünceler yine olumsuz, canım sıkkın. Merdivenlerden çıkıp alt geçide doğru yürürken yanından geçtiğim bir teyzemin yanındaki büyük bir bavul ve tıka basa dolu pazar arabası ile parmaklıkların yanında dikilip etrafını seyretmesi dikkatimi çekiyorsa da pek üstünde durmuyorum. Her zamanki hızlı adımlarımla kafam yine başka yerde yoluma devam ediyorum..

   Sonra birden kafamdaki düşünceler dağılıyor ve o teyzemin bu saatte orada o koca bavul ve pazar arabası ile ne bekledğini merak ediyorum. Aklıma ilkin bir yakınını beklediği geliyor. O bavulu pek de kendi başına oraya çıkartamamış olmalı. Çok ağır görünüyor. Ama, birisi de gelecek gibi değil. Gelirken etraf boştu. Çevrede bi kaç yabancı yolcudan başka o teyzemle ilgisi olabilecek kimse bulunmuyordu. Belki bir saniye bile sürmeyen bu muhakemeden sonra teyzenin çok büyük bir ihtimalle yardıma ihtiyaç duyduğunu düşündüm.. Ya da belki de hissettim sadece...

     Aniden durup geri döndüm. Ben durunca garipçe bana baktı. Yaklaştım ve 'yardıma ihtiyacınız var mı?'  diye sordum. Gülümseyerek yüzüme baktı. Teşekkür edip yüklerini altgeçidin öbür tarafına geçirmesi gerektiğini ama deminki birkaç basamağı bile ancak çıkabilidğini ve yorgunluktan takatinin kalmadığını söyledi. Sorun değil diyerek büyük bavulu yüklendim. Gerçekten ağırdı. Bunca yükü oraya nasıl getirebildiğini merak ettim. Bavulu karşı tarafa geçirip teyzenin merdivenlerden indirdiği pazar arabasını da alıp karşı tarafa geçirdim. Yüzündeki mutluluk bana da yansımış olmalı. Kafamdaki olumsuz düşünceler tamamen dağılmıştı. Evine kadar nasıl gideceğini sorduğumda hemen ilerideki binada oturduğunu kalan yolu gidebilceğeini söylerek tekrar tekrar teşekkür etti..
    Vedalaşıp ayrıldık. O evine doğru yola koyulurken ben de istasyona yöneldim. Trenin gelmesini beklerken ve bir arkadaşla bir iki mesajlaştıktan sonra ara verdiğim, ne hakkında bile olduğunu hatırlayamadığım düşüncelerim tekrar merhaba diyerek zihnime bir güzel kuruldular. Tekrar iç dünyamın çalkantılı denizlerinde kaybolmaya başlarken bu olayı da unutmuştum tamamen. Taa ki birkaç ay sonra bu gün  hatırlayana kadar...
   Düşünüyordum.İnsanları sevmenin, onlara değer vermenin, onlarla ilgileniyor olmanın, dertlerini dert edinmenin ne demek olduğunu. Ne kadar yakınlık gösterirsen o kadar uzak kaldığını görmenin nasıl olduğunu. Gerçekten sevdiğinde, yardımcı olmak için samimiyetle uğraşmanın ve bunun karşılığında vefa bile beklemiyor olmanın nasıl bir şey olduğunu..  Bir pencerenin arkasından etrafı seyretmek gibi..  bunları düşünürken hatırladım o akşamı.. Farkettim ki, insanın çevresiyle ilgilenmesi, gözlerini kendisine dikip de etrafındaki gözleri de üstünde toplamasından evlaymış. Kimilerimiz pencerelerin arkasından etrafı seyredip önünü göremeyecek durumda olanlarla,  görsede elinden gelen birşey olmayanları kollayabilmeli.. Neden ne gerek var ki ? değil mi buna.. Hayat benim hayatım onlarınki de onların.. Öyle hayat senin hayatın. Bu da benim ki..

 

14 Kasım 2010 Pazar

Deniz Kurdu / iskelet doğuyor

     Bütün bir yaz iki dostumun yardımı ile posta parçalarını birer birer kestik. Sonunda elimizde bir sürü yapboz parçaları var gibiydi. Ve ondan sonra yapmamız gereken vide ve deniz tutkalı kullanarak parçaları birleştirip ortaya  yekpare postaları çıkarmaktı.  Postaları da ortaya çıkardıktan sonra geriye o postaları da yerleştirip aralarındaki bağlantıları kurmaktı.. Bu kısımdan sonrasında büyük yardımlarını gördüğüm dostlarım tekrar kendi hayatlarına dönmek zorunda olduklarından ben tek kaldım.. Ne yazık ki o sürekli parça kestiğimiz, arada kendimize ufak eğlenceler çıkardığımız, elimizdeki artık parçalardan ortaya sanat eserleri çıkarttığımız günlere ait elimde resim yok.. O dönemde çektiğimiz fotoğrafların hepsi ne yazık ki kayıp... 
    Amcamın karşı dairedeki  ping pong masasının üstünü kullandım postaları dizmek için.. Baştaraftaki 3 postayı, Harun'un özenerek üstünde çalıştığı Baş bodoslama ve postalar arası bağlantıları birleştirerek başladım.. Tam anlamıyla yapboz parçalarını birleştirmek gibiydi. Yavaş yavaş teknenin şekli ortaya çıkarken ben de durup durup seyrediyordum.. 
Sonunda bütün postalar birleştiğinde geriye taban ve borda köşelerinde ince çıtalar çekmek kalmıştı.. 
   Çıtalar için postalarda yuvalar açtım.. Bunu da dekopaj testeresi ile hallettim. 
    Yuvalar açıldıktan sonra çıtaları yerlerinde prova ettim. Karine çıtası çok ince olduğu için her hangi bir bükme işlemine de ihtiyacı olmadı.. Direk yerine yapıştırıp postalara çiviledim.. Ancak bordada kullanacağım çıtaların kalınlığı en az 1 cm olacağı için üküm işlemi gerektireceğini düşünerek buharlamayı denedim.. Bunu için önce bir buhar düzeneği kurmam gerekliydi.. 
    Güzel bir buhar düzeneği kurdum ama suyu kaynatıp buhar elde etme kısmı hiç de düşündüğüm kadar kolay olmadı.. Meğer ki az miktarda su kullanmak hem yeterli hem de rahatça suyun kaynayıp buhar olması için gerekliymiş.. Ama sonra borda çıtalarının da buharlamadan bükülebileceğini farkedince daha uğraşmadım. Düzeneği kurduğum gibi kaldırdım.. 
      İskelet bütünlüğüne kavuştuktan sonra borda çıtalarını yerleştirebilmek için çevirmem gerekliydi.. Bunun için önce yan tarafına masa ayaklarını yerleştirdim.  tekneyi tersyüz edip yandaki ayakların sütüne aldım.. 
    Etraftaki fazlalıkları ve ping pong masasını kaldırdıktan sonra da iskeleti o ayakların üstünden yere almak kaldı.. 
   Kuzenim ve kardeşimin de yardımları ile çabucak ortalığı toparlayıp tekneyi iki ahşap kızak üzerinde kaydırıp yere aldık.. 
   Tekne yere indikten sonra bi kaç gün pek dokunmadım.. Daha çok arada yanına uğrayıp seyrettim.. 
  Her yerini inceleyip, kafamda bitmiş halini canlandırıp suda nasıl duracağını içinin nasıl olacağını hayal ediyordum..  Yeterince sağlam olup olmayacağı üzerinde sürekli düşünüyordum.. Ama daha çok hayal kuruyordum akşamları.. 
  Bundan sonra en büyük sorun bu teknenin nasıl bu daireden dışarı çıkacağındaydı... 

8 Kasım 2010 Pazartesi

Farklı bir sandal


  Yapımında kullanılan malzemeler yalnızca ahşap çay karıştırma çubukları, iyi bir tutkal, makas, ve kalem şeklindeki maket bıçağı (.. evet gerçek ismini hala bilmiyorum ) ..   Biraz da sabır ve aşka ihtiyacınız var dersem çok da abartmış olmam.. Zaten dürüst olacağım. Aklı başında olan bir insan bunu yapmaya kalkmaz.. Gider usulünce çok da fazla emek almayacak, ama daha ayrıntılı gerçeğe daha yakın bir maket yapar. Ben mi ?  Neden mi bunun için bu kadar zaman ayırdım ?  Benim için sadece bir maket yapmaktan ibaret değil de ondan. İlerde açıklarım.
     Ahşap çubukları kesip yapıştırıp ortaya önce omurgayı ardından da omurga üzerine postaları yapıştırdıktan sonra postaların uçlarından kuşak çıtalarını yapıştırdım. Boylamasına ikiye ayırdığım çubukları da bu postaların üstüne tek tek uygun şekillerde kenarlarından yontum kapladım. 
    Dış kaplama bittikten sonra sıra  güverte ve oturaklara geliyor. Güverteler için destek olacak şekilde postalarda kemereler yapıştırdım. Güverte sehimini ( güvertenini merkez hattından bordaya olan eğimi ) oluşturabilmek içinde eğdiğim parçaları yapıştırdım. 
güverte hattını oluşturmak için de güverte hizasında baştan kıça ince çıta şerit çektim. 
  Yarım güvertelerin destekleri de konduktan sonra görüntüsü çok hoşuma gittiği için bi süre dokunamadım sandala.. O emek güvertenin altında saklı kalacaktı :D 
   Güverte kaplamaları bitip de dış kısmına macun da sürüldükten sonra, sıra boyasında ve verniğinde.. Önce dışına macun sürüp zımparalayarak yüzeyi boya için hazırladım. Sonra nasıl boyayacağımı belirlemek için üzerinde bi süre düşünüp örnekler hazırladım. en çok özendiğim kısım teknenin rengi olacaktı.. İstediğim rengi tutturabilmek için de örnekler hazırladım.. 
  seçtiğim krem rengine benzer tondaki beyazın üstüne kalın bir yeşil şerit çekmeye ve üstüne de kırmızıyla ismini yazmaya karar verdim. Maskeleme ile kuşağı belirleyip boyadıktan sonra el becerisi ile kuşağa taşırmadan beyaz kısmı boyadım.. 
 Boyadan sonra bordanın üst dış kenarına son olarak ahşap kuşaklar yapıştırıp isim yazmaya odaklandım. Yeşil şeritle aynı kalınlıktaki çubuklara önce yazı çalışması yaptım çünkü ismi yazmak için tek şansım olacak ve hataya yer olmayacaktı.. Ve su bazlı boyalar birbirine karışıyor olduğundan yeşilin üzerinde kırmızının canlılığını koruyabilmesi için kırmızı boyayı fırçanın ucundan damlalar halinde yüzeye kondurmam ve sonra da kürdan ucu ile kenarlara açmam gerekecekti. 


Bu şekilde yazı yazmayı daha önce hiçbir yerde görmemiş ve duymamıştım. Ama o durumda öle bi çözüm aklıma geldi...  Güverte tahtaları ile iç yüzeylere de ahşap renklendirici sürüp vernikledim.
En son da teknenin tamamını vernikleyip imzamı attım.. 
  Verniklenmiş hali ile 



           

2 Kasım 2010 Salı

Deniz Kurdu / tasarım ve çizim aşaması

      Araştırmaların yeterli seviyeye ulaştığına, çalışacağım malzemeler hakkında yeterli  bilgiyi edindiğime kani olunca bir ay kadar bi süre hiç bir teknenin yüzüne bakmadım, nette bu konuda hiçbir siteyi ziyaret etmedim. İncelediğim bütün teknelerin zihnimden uzaklaşmasını bekledim. Sonra kendi teknem için aradığım özellikleri belirlemeye başladım. Bunun için tabi ki hayaller kurmam gerekiyordu en başta.. 


     Tekne nerelerde yol alacak ne şekilde kullanılacak, ne tip yelken kullanacak. Benim kolayca kontraplakları bükerek yapabileceğim en kolay formun geometrisi ne olur? O sınırlarda en güzel şekil nasıl olabilir? Borda yüksekliği ne olmalı ? bu soruları sorarak deftere çizimler yapmaya başladım. Uzun uzun çizdiklerime bakıp denizdeki görüntüyü hayal ettim..


     (defterdeki ilk çizimler.. Her bir kareyi 10 cm kabul ederek çizimleri defter üzerinde çizdim) 


    1 ay kadarlık bi süre içinde  teknenin genel ebatlarına ve orta kesit şekline kararverdikten sonra teknenin formunu belirledim. Bütün çizimlerim defter sayfalarındaydı. Autocad kullanmaya pek sıcak bakmamıştım. Bilgisayarla çalışma alışkanlığım yoktu o zamanlar. Autocad kullanmakta prtiğim de yoktu ve  ihtiyacım olmayacağını düşünüyordum. 


     Autocad kullanmadığım için posta ofsetlerindeki tüm nokta kordinatlarını tek tek kendim hesaplamam gerekti, ama bu işi zevkle yaptığımı itiraf etmelyim. Teknemin bütün form planını kağıt üzerine çıkardıktan sonra farkettim ki, formu çizebilmek için cad programına ihtiyacım yok ama üzerinde değişiklikler yapabilmek ve bazı ara mesafeleri kolaylıkla ölçebilmek için autocad kullanmalıyım. Bundan sonra da autocad'e aktardım çizimleri.  Yine de deplasman hesabını kağıt üzerinde  hesapladım.
    (  Kıç postaları ve noktaların koordinatları.. Resim ters aktarılıyor yoks pcde düz duruyordu )


    Deplasman hesabı diyince de çok bilimsel bişeymiş gibi düşünmeyin.. O zamanlar deplsaman hesabının ne olduğuna dair bi fikrim yoktu. Ama teknenin batan kısmının hacmini bilmem gerekiyordu. Tek amacım da batan kısmın hacmi idi. Teknenin statik dengesini zaten eski deneyimlerimden ve gözlemlerimden tahmin edebiliyordum. Suda nasıl duracağı şeklinde... 


    Teknenin deplasman hacmini hesaplayabilmek için de bir süre üzerinde düşünüp kendime bir yöntem bulmam gerekmişti ki daha sonra sayısal yöntemleri dersini aldığımda zaten bu amaçla kullanılan pek çok yöntem olduğunu ve kendi başıma da o yöntemlerden birini bulduğumu öğrenecektim.. 


    Ayrı ayrı her postanın su hattı altında kalan kısmının alanını hesaplayıp grafiğe döktüm.. garifiğin kapalı integralini ( grafik ile eksen arasındaki bölgenin alanın ) alınca yaklaşık hacim değerine ulaşmış oldum. Sonradan da suda bu hesaplarımda hata payımın düşük olduğunu gözlemleyerek mutlu olacaktım.. 


     Teknemin çizimlerini ve hesaplamalırını bitirip son hali üzerinde karar kıldıktan sonra nasıl inşaa edeceğim üzerine kafa yormaya başladım.. Pek çok olası yöntem vardı.. İlk önce teknenin A0  çıktısı üzerinde karalamalar yaparak planlamaya başladım. Her postayı şekline uygun kontraplak ve ahşap lata parçaların laminasyonu ile yapmaya karar verdim. Bu sayede lego parçaları gibi birbirine yek pare oturacaklar ve çok da yüksek  dayanıklı olacaktı. Buna göre baş postadan başladım çizmeye. Her ayrıntısı ile 2 posta çizdiğimde çok uzun sürdüğünü farkettim. O sırada yaz gelmişti. 2. dönem dersleri de bitmişti. Henüz sadece bi kaç ıskarpela ve bi dekopaj testeresi almıştım alet edevat namına.. 


              ( Deniz Kurdu form planı, Autocad çizimi ) 


         Keresteciden Bir miktar tahta alıp karşımızdaki henüz inşaat halinde olan dairede postaların kenarlarını teşkil edecek tahtaları kesmeye başladım. Ancak daha ilk parçada işin çok ayrıntılı olduğunu ve benim seviyemi aştığını farkettim. lataların kenarlarına 2 cm lik pah atmak dekopajla pek akıl işi değildi. Olsa bile ustalık istiyordu.. Ancak 3 ay sonra o seviyeye gelebilecektim.. işi bıraktım. kara kara düşünüyordum. 


       İlk hayal kırıklığı diyebilirim. Pc başına döndüm. Bu işe başlarken amacım bir yaz döneminde bitirebilmekti tekneyi. Ancak yaz başlamıştı ve elimde imalat çizimleri bile yoktu. Üstelik nabacağımı da bilmiyordum. Bir hafat kadar ilgilenmedim bu işle.. Ardından yakın dostlarımdan Harun beni aradı; " Naber abi, tekneye başlayacaktın noldu ? Ben de geleceğim beraber çalışırız." dedi. durumu açıklayınca yaparız birlikte bişiler sen çizimleri hazırla dedi. Öyle destek bulmuştum kendime. Birden şevke geldim.. Tekrar pc başına geçtim.. 


       Elimde hiç çizim olmasa da nolacak ben yapacaktım. Dönüşü kaçarı yoktu. Kararımı verdim. Basit olan en iyisi idi.. Yeni bi teknik kafamda canlandı uykusuz geçen gecelerden birinde.  Önce bağımsız bir ahşap isklet kuracaktım. Sonra üstünde kabukla destekleyecektim. Bütün iç yerleşimi oturakları ile tek parça olacak bir iskelet... Ve Harun gelmedein baş taraftaki iki postayı kullanacağım tahtanın kesit ölçülerine karar vermek için uzunca bi cebelleşmeden sonra çizdim. ertesi gün o iki postanın kerestesini ölçüsünde kesip montajladık.. 


       Ben akşamları pc başında çizim yaparken gündüz de Harun ile birlikte kesim kasim yapıorduk. Kesim işini ben yapıordum. Sonra birlikte montajlıyorduk. Bir hafta sonra M.Ali de katıldı bize. O da gelince hızlandık. Artık tüm günüm tekne ile geçiordu. Geceleri de tasarım üzerinde çalışıyordum. Çünkü tekneyi inşaa ederken çiziyordum..  Oturakların yüksekliğine, postaların arasındaki bağlantılara.. Müziğe kendini kaptırmak gibiydi. Kendimden geçmişcesine çiziyor kararlar alıyor ve uyguluyordum. Geri dönüşü yoktu. Çünkü çizdiğim parçalar ertesi gün imal ediliyordu.. Kafamda bütün tekne canlanmıştı zaten.. Ben yalnızca bilgisayara aktarırken ayrıntılar üzerinde kafa yoruyordum..



      Sonuç olarak işte soldaki çizimler ortaya çıktı.. Bütün imalatı bu tek sayfa üzerinden ve gördüğünüz bu çizgilerle hallettim. Başka hiçbir çizim kullanmadım.. Teknenin içinde otamı daha rahat canlandırabilmek için farklı pozisyonlarda kendi ölçülerime yakın bir manken çizdim. 


      Özellikle gecemi teknede geçirebilmeyi planlıyor olduğumdan oturakların altında yatabileceğim bi mekan oluşmasına önem veriyordum. Bunun için manken çok faydalı oldu. ( ilerde gerçekten dostum M.Ali ile bir gece denizde kaldığımızda o bölmelerde yatmıştık. ) 


     Parçaları 2 boyutlu çşzmekle de kaybedecek vaktim yoktu. 2 boyutlu çizip diğer ayrıntıları kafama yazdım. M.Ali'nin iş paylaşımı üzerine pratik çözümleri ve Autocad üzerinden ölçü almayı öğrenmeleri ile birlikte  olduça seri parçaların kesimine başlamıştık. 


    Tasarım üzerine füşündüklerimi de paylaşmak istiyorum.. 
    Teknemde dengeleme amaçlı yelkenlilerde kullanılan safra ağırlığından bulunmayacaktı.. Teknenin yelken kuvvetini vücut ağırlığımla dengeleyecektim ufak yelkenlilerde olduğu gibi.. Bu durumda dengesi yüksek ama yelken alanı da büyük olsun istediğimden çift direk ve 3+1 yelken tasarladım.. Hiç pratik değildi ama tam mürettebatlı teknem 4 kişilikti.. Herkesin görev yeri de belliydi.. 


     Hayallerim diyorum ya :) yalnız dolaşmak değil bir mürettebat olarak birliktelikle hareket etmek arzusundaydım.. Bir sandaldan çok bir gemi gibi..  Ve ilk tasarladığım zamanlarda motorum olabileceğine dair en ufak bi umudum yoktu.. O sebeple de motorsuz olacak şekilde tasarladım tamamen.. Motor ağırlığını hesaba katmadım. Birtek yelken ve kürek düşündüm.. Elbette ilerde bu durum soruna yol açtı.. 


     Böylece çizimleri tamaladım.. Sonradan ufak rötuşları da doğaçlama ekledim.. Ve imalat aşaması başladı..