14 Eylül 2011 Çarşamba

Gecenin Koynundayım

   Gece dışarda olmak gibisi var mı, Aydosun temiz rüzgarını solurken, şehrin ışıklarıyla kızıla boyanmış hafif bulutlu gökyüzünün altında, sessiz sokaklarda gezinirken, kulaklıktan gelen şarkının keyfinde, sessizliğine çekilen koca şehrin soluğunu dinleyerek, hayretle etrafı izlemek.. Kalabalığın, etraftaki onca apartmanın içinde yaşayan insanların farkındalığında, yalnızlığını yaşarken kendini hiç de yalnız hissetmeyerek, gökyüzünde hafif sisler ardında bembeyaz parıldayan Ay'ın şavkından gözlerini alamamak. Baktığın her yerde, yaratanın mucizesine tanık olup, O'nun varlığını solumak. Aldığın her nefeste hayat bulmak, köşede uyuklayan köpekle bile aynı çatı altında bulunmak.. Ve bilmek, Ayın bile orada, kilometrelerce yakınlıkta olduğunu, onun da ötesinde, ondan da yakın gezegenlerin yıldızların farkında olmak..  Sonsuzlukta bir nokta, noktada sonsuzluk olmak.. Ve bir nefes daha almak.. Hepsini içinde barındıran bir insan olmak... Evrenleşen bir insan..

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Sabahlamak


Kimi zaman uyumak gelmez içinden. Bir günün daha ardında yitip gitmesini istemezsin. Yeni bir güne başlamak da gelmez içinden. Bir süre, zamanı durdurabilmek istersin.. Uyuyamamaktan değil de, kendini uykuya teslim etmek istemezsin. Belki şafak sökerken uyanık olmaktır özlediğin. Belki de bir türlü ayrılamadığın o gün bir şeyler eksik kalmıştır içinde..

16 Ocak 2011 Pazar

dayanamam...

    İster çocuk olsun ister yetişkin. Kimi zaman çok heyecanlanır insan; bir iyilik olsun, güzel bir davranış olsun, bir şeyler başarabilmek için heveslenir, bişileri değiştirebileceğine inanarak azmeder. Güzel bir hayali vardır. Heyecanla sevdiklerinin çok mutlu olacağını düşündüğü şeyler yapmaya kalkar. Sonra, birden yanlış yolda olduğunu fark eder, ya da yalnızca umduğu gibi gitmez her şey. Hayal kırıklığıdır o.
    Ben birisinin yüzünde o hayal kırıklığını görmeye dayanamam. Bir çocuğun takdir beklerken yerildiği anda hissettiklerine... Bütün duygusuzluk perdem kalkar bir anda. Yok ben hayal kırıklığı yaşasam önemsemem hiç. Geçer giderim. Belki alaya da alırım. Ama bir başkasının bu duruma düşmesine dayanamam.
   Bilmiyorum. üzerinde çok düşünmüştüm zamanında da, neden bu kadar hassasım bu konuda çözemedim hala. Belki hatırlamadığım çocukluk anılarımın arasındadır cevabı. Ben ulaşamadım. Yalnızca böyle hayal kırıklığı yaşayan birisini gördüğümde yüreğim parçalanır, gözlerim yaşla dolar. Ama, bu hayal kırıklığı sıradan bir beklediğini bulamama  değil. Öyle ki, insanın kendine saygısı da kırılır, suçluluk da duyar bir nebze. Belki haksızlığa uğrama duygusu da vardır içinde. Okulda kazandığı ödülünü büyük bir heyecanla ailesi ile paylaşmak için evine koşan bir çocuğun, ailesinin bu durumu hiç umursamadığını hatta küçümsediğini hissetmesi, önemsiz başka bir şey yüzünden o an yargılandığında hissedeceği şeyler.
    Bir çocuğun yüzüne baktığımda, yüzünde o yaranın acısını gördüğümde boğazıma bir yumru takılır. Yutkunmak acı verir. Tamamen ona odaklanırım. İmkanım varsa,  o durumu atlatabilmesi için elimden geleni yaparım. O an için aklımda çocuktan başka hiçbir şey yoktur. Sonra kendisi ile ilgilenen, kendisini dinleyen birisini bulmanın keyfi ile gözleri parlayan o çocuğun yüzündeki gülücükleri neşeyle izlerim. Buruk bir neşe duyarım içimde.
    Belki de etrafımdakilerin duygularını kendi duygularımdan daha şiddetli hissediyor olduğumdandır. Ya da çok fazla şefkat duyuyorumdur. Bir önemi yok aslında. Bazen bir nebze de olsa hayal kırıklığı yaşanmasına göz yumarım ne de olsa. Alışması gerekir her insanın bazen çöküntü yaşamaya. Hayatın içinde her zaman zorluklarla karşılaşacağını bilmeli. Karşısına çıkacak ufak meseleleri gözünde büyütmemeli. Bunun için kendi içinde aşabileceği travmalar da yaşamalı. Çöküntünün üstesinden nasıl gelinir onu öğrenebilmeli. Ve sonra batan güneşin nasıl yeniden yükselebildiğini de fark edebilmeli. Bazen, üzülsek de, kırılsak da zor olanı seçmek gerekir. Bir çocuğun ayakta durmayı öğrenebilmesi için önce düşmeyi öğrenmesi gerekir. Sonra gençliğinde de, en buhranlı zamanlarında bile gülümsemeyi öğrenebilmesi...

13 Ocak 2011 Perşembe

deniz kurdu - kaplanıyor

         İskeleti ters çevirip kaplamaya başladım. Önce halla,etmem gereken birkaç problem vardı. Plakaların her postaya bir şekilde tutturulması geriyordu. Posta çıtaları ince olduğundan çivi uygun olmazdı, özellikle bükülmenin çok olduğu borda plakalarında. Bunun için plakalara çıtaların kenarlarında kalacak şekilde delikler açtım. Daha sonra bu deliklerden geçirdiğim plastik kelepçelerle plakaları tutturabilecektim.
      
Plakaları yapıştırmak için epoksi ile macun hazırlayıp kullandım. Epoksi hazırlamak biraz zahmetli. doğru oranlarda karıştırmak gerekli. Neyseki aldığım epoksi bidonların ölçekli pompaları vardı.
      plakaları bir kenarları tam gelecek şekilde kesip diğer kenarında ise 1 cm kadar pay bırakarak hazırladım. Daha sonra fazlalık kısmını yerinde kestim. Tekne formunu çizerken en çok dikkat ettiğim hususu kaplanacak plakaların şeklinin kağıt üzerinde elirlenebilir olması idi ki bu durum işimi oldukça kolaylaştırdı. çizime ihtiyaç duymadan bütün parçaları hazırlayabildim.
Baştan başlayıp kıça doğru plakaları monte etmeye başladım. Tekbaşına bu işi yapmak zor olsa da, bazı pratik yöntemlerle üstesinden gelebildim.
       Çok geç saate kadar çalıştığım zamanlar oldu. Her ne kadar meşgul olsa da insan, kendisini yalnız hissedebiliyor. Neyse ki akşamları kardeşim, gündüzleri de Taner abim sık sık misafirim oldu.
   Teknenin karinesini kaplarken içerden de çalışabilmek için tekneyi masanın üstünde ters kondurmam gerekliydi. Bunu da kendi başıma bi şekilde hallettim. Ve o akşam bunun da keyfiyle çocuklaşıp tekne ile masanın arasına çıkıp içinde uzanırken etrafımı seyrettim :P
   Bütün plakalar yapıştıktan sonra tekneyi yine indirip düz çevirdim. İşte karşımda artık gerçekten bir şeye benzeyen bir yapı vardı. Ama iş bu kadar değildi. her attığım adımdan sonra karşıma daha da çok basamak çıkıyordu. Bi süre yalnızca tekneyi seeyredip yapılacakları düşündüm. Kafamda canlandırdım. sonuçta iskelet bittiğinden beridir elimde hiçbir plan ya da çizim yoktu. Her şey yalnızca gözlerimin önünde canlanıyordu.
  Kenarlara birleşim yerlerine çekilecek epoksi fiberler, İç mekana döşenecek daha ayrıntılı plakalar, Gerekli yerlere destekler...  Ve... ihtimaller... Hep ihtimaller. Kafam bazen patlayacak gibi olurdu.. Sürekli bir şeyler canlandırmaktan akşamları baş ağrısı ile girerdim yatağa. Orası öyle mi olsa, yoksa böyle mi olsa.. Ya da şöyle mi olsa. ama yok bak böylesi çok daha iyi.. İleride şurada şu olabilir mi.. bu problem olabilir... Hayır, ona farklı bir çözüm gerekli..... Bir yığın olasılık, fikir, tasarım....  O yorgunluk...

5 Ocak 2011 Çarşamba